Çoban Evi

Anadolu’da her memleketin , her köyün en az bir delisi vardır. Elbette bolca akıllısı olan bizim köyün de bir delisi vardı.
Köyün beyaz mıcırla kaplı tozlu yollarında, uzaktan onu gören çocukların şekere konan arılar gibi başına üşüştüğü, kendisine “baba” demeleri karşılığında şeker dağıtıp, merkebine köy içine kadar binme imkanı tanıdığı güler yüzlü, orta boylu, hacı sakallı, meşin yelekli bu adam her köyün ihtiyacı olan delilerdendi.

Onun kendisi dahil bir çok aile ferdi için bahsedilen, ergenlik yılarının hemen ardında geçici bir psikoz yaşadıklarına dair söylenti değildi delilik rütbesini kazanma sebebi. Zaten her yerde karşımıza çıkabilecek alelade bir delilik, yıllarca zihnimizde taşımak ve olmadık zamanlar hatırlayıp yad etmek için gereksiz bir yük olurdu.

Onun deliliği sıra dışılığından kaynaklanıyordu.

Size, onun beni çocuk çağımda, tarlalarımızın arasında Mısır Piramitlerini görmüşçesine şaşırtan bir deliliğinden bahsedeceğim bugün.

Namı diğer Eliguzu’nun (Ali Kuzu) alameti farikası, yapay zeka ile bir benzerini oluşturmaya çalışsam da tam başaramadığım görseldekine benzer taş çoban evleriydi. Herkesin yanından yürüyüp geçtiği taşları o bir mimari esere dönüştürmüş, herkesin ıslandığı yağmurlarda, titrediği boranlarda, kavrulduğu sıcaklarda o kendisi için bir konfor alanı üretmişti tarlalardan toplanıp kenara biriktirilen taşlarla.

Bu çoban evlerinden onlarcasına rastladım. Hiç ummadığım bir yerde karşıma çıkan ve benim dahi soğuk ve yağmurlu havalarda sığınağım olan bu yığma taş çoban evleri, ustasının elinden çıkan bir sanat eseri olarak büyülerdi beni.

İnsanın çobanlık yaparken gökyüzünü seyretmek, sakız toplamak, ahlat yemek yada kertenkele kovalamak gibi onca önemli işi bir kenara bırakıp bu yorucu işe kendini adaması ve her seferinde taş dizme sanatında bir adım daha ileriye giderek, hiç bir bağlayıcı malzeme kullanmadan bu koruganları üstü kapanacak şekilde inşa etmeye çalışması bir tür delilik olmakla kalmıyor, insanı deliliğe de özendiriyordu.

Yorum yapın